ÖYKÜ 

AKVARYUM


Bazı şanslı insanların aileleri onları sevgiyle öyle sarıp sarmalar ki bu insanlarla yaşam coşkuları arasına hiç kimse giremez. Bazı şanssız insanların aileleri ise ömür boyu onların yaşam coşkuları ile aralarında karanlık bir boşluk olur. Hacer de o şanssız insanlardandı. Ailesi onu bir ömür çıkamayacağı karanlık bir boşluğa atmıştı. İnsan rüyasında bir adım atar ve dipsiz bir boşluğa düşer ya sonra büyük bir korkuyla uyanır ve bir süre düşme korkusunu atlatamaz, boğazından yüreğine uzanan bir ürperti vardır, yutkunamaz, o ürperti bir süre geçmez ya işte Hacer o günden beri boğazından yüreğine uzanan böyle bir ürperti ile yaşıyor. Ailesi, özellikle annesi ve ablaları onun için hiçbir şey yapmasa sadece onu hakkıyla sevmeyi bilselerdi Hacer yaşamak ile arasındaki bu ürpertiden kurtulur, kocasını sevmeye devam eder ve çocukları daha mutlu çocuklar olurdu. Bir kişiden sakınılan sevgi kaç insanı mutsuz etmişti? Kim bilir kaç kişi ailesinden sevgisizliği miras almıştı? Kim başlatmıştı bu sevgisizlik zincirini? Kim başlatmıştı bu incindiğin yerden incitmeyi? Ne çok sevgisizlik ne çok kötülük yayılmıştı böylece anneden kıza, babadan oğula, kaynanadan geline ve kardeşten kardeşe… Çok değil, on dokuz yıl önce Hacer âşık olduğu Murat’ın adını rüyamda sayıklarsam, ablam duyarsa korkusuyla gecelerce uyuyamamıştı. Baskı hiçbir zaman kimseyi hiçbir şeyden korumamıştı, baskı her zaman hata yaptırmıştı birçok aile gibi Hacer’in ailesi de bunu hiç öğrenememişti. Hacer on bir yaşındayken okuldan çıkarılmıştı. Bu konuda ablalarına göre şanslı sayılırdı, ablaları bir gün bile okula gidememişti. Hacer’in bir büyük ablası hiç okula gitmemesine rağmen gazeteci olmayı hayal etmişti hep. Evet! Hiç okula gitmeden gazeteci olmayı hayal etmek… Onun için ne büyük bir hayal! Diğer ablalarının dünyasında okulla ilgili hiçbir şey yoktu derinliklerindeki merak ve hasret hariç. Hacer için onun şartlarında dört yıl okula gitmek büyük şanstı ancak ne bu şansı ne de aşkı tanıması Hacer’le yaşama sevinci arasında bir köprü kurabildi.

—–

Hacer ailece yaptıkları kahvaltıyı hazırlamakla güne başlar, akşama kadar evin temizliği ve düzeni ile uğraşırdı. En başta mutfağı halleder, ikinci olarak da hep salona geçerdi. Ev işi çok nankördür derdi, ikide bir işinin bitmemesinden yakınırdı. Misafir hariç kimseye kullandırtmadığı, zaten tertemiz olan salonunu temizledikten sonra şöyle bir dönüp bakardı salonuna, gözlerinde gururlu bir parıltıyla. Salon kapısının hemen sağından başlayıp da diğer köşeye uzanan akvaryumu görmemek için bakışlarını çevirirdi hemen. Ancak koca akvaryumu görmemesi mümkün değildi. Akvaryum bakış açısına girdiği an gözlerindeki gururlu ışıltı sönüverirdi. Aslında evinin en sevdiği bölümüydü salonu. En çok salonunu temizlemekten zevk alırdı ancak kendisi için bir kahve yapıp ve evinin en sevdiği yerinde oturup kahvesini huzurla yudumlamak hiç gelmezdi aklına. Boşluk hissi ile huzur yan yana duramazdı, bunu bilmeden yaşıyordu,  bilmeden geçiyordu ömrü. Ailenin diğer üyeleri de sadece misafir geldiğinde salona geçebiliyorlardı. O anlarda da Hacer’in gözü herkesin üzerinde olurdu, kocası, oğlu, kızı misafir gelmiş gibi değil de misafirliğe gitmiş gibi dikkatli davranmak zorundalardı. Koltuk örtülerini kırıştırmamaya, yastıkların yerini değiştirmemeye, bir şeyler dökmemeye öyle odaklanırlardı ki salonun havası değişirdi. Bu hava içinde misafirlerin de rahatı kaçardı ama hiçbiri sebebini anlamazdı. Hacer çok misafirperverdi aslında, ailesinden öyle görmüştü, misafir bereketti onun için. Kendisine göstermediği güler yüzü çevresindeki insanlara göstermeye çalışırdı ancak yine de çevresindeki herkes onun yüreğindeki karanlık boşluk duygusundan nasibini alırdı.

Kızı İpek on beş yaşındaydı, Hacer’in yanında olan o yaşlardaki tek fotoğrafına bakıldığında kendisi sanılacak kadar benziyordu annesine. Çevrelerindeki insanlar heyecanlanırdı bu benzerlik karşısında, Hacer’e “kendini doğurmuşsun” derlerdi. Hacer her konuda olduğu gibi bu konuda da yaşamla arasındaki karanlık, görünmez perdenin izin verdiği kadar duygusunu yaşardı ve bu duygu asla heyecan değildi. İpek evde akvaryumla ilgilenen, rengârenk balıkları görünce mutlu olan ikinci kişiydi. Balıkların içinden en çok boy boy turuncu Japon balıklarını severdi. Oğulları Berk ise on dört yaşındaydı, ergenliğin verdiği karamsarlığa ve kararsızlığa uygun en büyük olan siyah Teleskop balığını sever, bazen de hiçbirini sevmezdi. Kocası Murat bütün balıkları severdi ama mavi renkli, kuyruğunda gümüş parıltılar olan küçük Neon Tetra balığının yeri ayrıydı onun için.

Oturdukları daireye tam on yıl önce taşınmışlardı. Başta Murat sadece dekor olsun diye akvaryumu Hacer’e sormadan, onun da nasıl olsa beğeneceğini düşünerek almış, salona yerleştirmişti. Düşündüğü gibi olmamıştı, Hacer akvaryumun gelişine ilk günler sessiz kalmış görünse de birkaç gün sonra akvaryumu istemediğini büyük bir nefret duyduğunu söylemişti ve on yıldır bu nefretini dile dökmekten hiç geri durmamıştı. Hacer yıllardır sabah akşam, her gün muhakkak akvaryumdan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Bir gün “her taraf ölü balık, kirli su kokuyor” diyor, öbür gün “akvaryumun suyu buharlaşıyor, hepimizi hasta edecek” diyordu. “Ne anlıyorsun şu aptal balıklardan” deyip çıkışıyordu kocasına. Hacer böyle konuştukça balıklar daha görünür oluyor, Murat da daha çok bağlanıyordu balıklarına. Hacer nefretini kustukça Murat da hep küçük mavi balığını seyreder bulmuştu kendisini. İpek ile annesi her anne-kızın yaşayabileceği bazı konularda tartıştıklarında bile nedense konu yine balıklara gelirdi. İpek “bu evdeki balıklara bile karışıyorsun”,  bazen de “balıkları bile kıskanıyorsun” ya da” balıklara bile tahammülün yok” deyip suçlardı annesini. Annesinden öğrenmişti, her tartışmada muhakkak akvaryumdan söz edilecekti. Berk’te ise o iş başkaydı. Berk için bazen balıklar babasıyla ortak noktaları oluveriyor, bazen o da annesi gibi balıklardan nefret ediyordu. Hatta bir gün en yakın arkadaşına “keşke babam beni balıkları kadar sevseydi” demişti.

Hacer yıllardır kocasının sevdiği çoğu şeyden nefret ediyordu aslında. Daha geçen gün beraber gittikleri çay bahçesinde büyük bir masaya dizilmiş “satılıktır” yazılı bir kartonun asıldığı mavi menekşe saksılarını önce kendisi fark edip çok beğenmesine rağmen Murat’ın “bak ne güzeller, salonumuza yakışmaz mı?”  sorusu üzerine “bu çirkin şeyler mi salonumuza yakışacak” deyip küçümsemişti kocasını. Oysa çok büyük bir aşkla hem de kaçarak evlenmişlerdi. Tam on sekiz yıl olmuştu. Herkes için romantik olan yıldönümü günleri Hacer için kocaman, karanlık bir boşluk demekti. Kaçtıktan sonra bir yıl boyunca Hacer’in ailesinden gizlenmişlerdi. Çünkü onların çevresinde kaçarak evlenenlerin sonunun ölüm olduğu birçok hikâye vardı. Murat’ın ailesi temkinli davranmış, bir yıl boyunca Hacer’in ailesini sakinleştirmeye uğraşmışlardı. Murat’ın ailesi bu gibi durumlarda bazen hiç düşünmezlerse, hiç istemezlerse dahi; bir cahilin, bir kötünün, hatta bir dostun imalı bir sözüyle birçok şeye kıyılabileceğini biliyordu.

Tam bir yıl geçtikten sonra babası onlarla görüşmeyi kabul etmişti. Geçen süre boyunca Hacer ailesini çok özlemesine rağmen mutluydu, “bizimkiler sakinleşir” diyordu. “Beni mutlu gördükten sonra elbet unuturlar geçmişi, ben de (her biri zorla akrabası ile evlendirilen) ablamlar gibi istediğim zaman gidip gelirim baba ocağına” diye düşünüyordu. Gençliğin, on yedi yaşın verdiği umutla. Evet! O gün baba ocağına kabul edildiğini sanarak evine adım atmıştı Hacer. Oysa babası yüzüne bile bakmamıştı Hacer’in. Elini bile öptürmeden elinin tersiyle itmişti ikisini de. Ailenin diğer üyeleri, annesi de dâhil evlerinin reisinin buyruğuna alışık bir tavırla, Hacer için bile olsa, karşı çıkmamış, Hacer’i bırak bağırlarına basmayı yüzüne bile bakmamışlardı. Hacer en çok annesinin gözlerinin içine bakmaya cesaret edebilmiş ancak annesinin gözünde bir özlem parıltısı bile bulamamıştı. Daha bilmiyordu Hacer, annesi de böyle bir durumda kızını unutmak zorunda olduğunu öğrenmiş kadınlardandı. Hacer’in kaçmasının acısı da en çok annesinden çıkarılmıştı, annesi suçlanmış ve Hacer’in yerine günlerce dayak yemişti. Babası o gün artık saklanmalarına gerek olmadığını söylemiş ancak Hacer’i evlatlıktan reddettiğini duyurmuştu. Aileden hiç kimseyle görüşmeye kalkışmamasını, onunla görüşenin de Hacer gibi reddedileceğini açıklamıştı. “Bu son görüşmemiz, mezarıma bile gelmeyecekler” demişti babası. Bütün bunları söylerken bir kere bile Hacer dememişti, hep onlar demişti Murat’ı da kastederek, o gün yok bile sayılmamıştı. Yokluğu bile damat olarak istenmeyen Murat’ın sayesinde ortaya konulmuştu, o günden sonra o da kendisini bir daha bulamadı aslında. Ailesi, canından çok sevdiği ailesi onu kör bir kuyuya atıvermişti, yaşam coşkusunu sevdalı kalbinden söküvermişlerdi. Ne sevdasının ne gençlik umutlarının gücü yetti onu kör kuyudan kurtarmaya. Ailesinin onu ittiği boşluğu çocukları bile dolduramadı. En çok lohusayken annesine ve ablalarına ihtiyaç duymuştu. Hastanede eline İpek’i verdiklerinde büyük bir korkuya kapılmıştı. Hayal ettiği gibi sarıp sarmalayamamıştı yavrusunu, onu kaybetme korkusu bütün güzel duygularını bastırıvermişti. Ah, en büyük ablası gelse! En büyük ablası beş çocuk büyütmüştü. Gözü hep kapıda, günlerce büyük ablasının geleceğini hayal etmişti Hacer. Sanki ablası gelse sihirli bir değnekle bütün korkularını silecekmiş gibi büyük bir umutla beklemişti ablasını ama ne ablası ne annesi, hiç kimse gelmemişti. Sadece kısa, gizli bir telefon görüşmesi ile tebrik etmişlerdi onu o kadar. İki doğumunda da aynı şeyi yaşamıştı, aynı korkuları aynı bekleyişi. Murat, Hacer lohusayken onunla daha çok ilgilenmeye çalışmıştı, ancak doğum çoğu erkek için olduğu gibi Murat için de sadece kadınla ilgili bir şeydi ve küçücük bir bebek onu ilgilendiremezdi. Hele biraz büyüsün, şakalaşsın, o zaman ilgilenebilirdi bebeğiyle. Murat için eve ekmek getirmek, sabah aynı sofradan kalkıp işe gitmek, akşam aynı sofrada oturmak iyi bir eş ve iyi bir baba olmak için yeterliydi. Başka kadınlar için de belki yeterlidir ama kocası için ailesini, yaşam coşkusunu kaybeden Hacer için hiçbir zaman yeterli olmadı. Murat ise bunu hiçbir zaman anlayamadı. Hacer yıllardır kocasını iç dünyasında suçlamış ancak asla dile getirmemişti. Hatta kendisi de çoğu duygusunun farkında değildi. Mesela akvaryum başka şartlarda olsa onun da sevebileceği bir şeydi. Onun şartlarında ise her şeyin suçlusu artık kocasıydı ve akvaryumu da o almıştı. İşte! Hacer duyguları ile baş edemiyor ve farkında olmadan acısını başka şeylerden çıkarıyordu.

—–

Hacer yüreğine asılmış karanlık boşluk huzursuzluğu içinde geçmişini, ailesini düşünüp salonu temizlemeye başlamıştı, akvaryumun karşı duvarına denk gelen beyaz çıtalarla süslediği aynayı tam geçiyordu ki içi ürperdi. Bir an annesinin yüzünü gördüğünü sanmıştı. Şimdi donup baktığı kendi yüzüydü. Annesinin yüzünü arayarak baktı yine… Düşünceleri karıştı, neden böyle gördüğünü anlayamadı. Annesini düşündü, o an bir yaz gününün güneş batarken bir kuşun havalanmasındaki görüntünün serin huzurunu hissetti. Hacer on yaşındayken ders kitabının birinde, güneşin batmak üzereyken bulutları bakır rengine bürüdüğü anda, bakır renginin duman rengine dönüştüğü çizgiye doğru havalanan bir kuşun olduğu bir resim vardı. Annesi, bu resme dokunarak “ne kadar güzel” demişti. Hacer bunu hatırlamıyordu tabii ama geçmişteki o anın huzurunu hatırlayıvermişti. Korkuların değil huzurun hatırlandığı nadir anlardan biriydi. Yüreğindeki karanlık tam dağılıyordu ki aynadaki akvaryumun aksine takıldı gözü, bir anlık hissettiği serin ılıklığa yakın huzuru duman olup gitti. Yüreğine daha karanlık, ağır bir bulut çöktü, arkasını döndü akvaryuma baktı. İlk defa bu kadar uzun bakıyordu camın arkasındaki rengârenk, capcanlı hareketli balıklara. Kalbindeki karanlık bulut ağırlaştıkça daha bir nefretle baktı onlara, ne renklerinin ne de canlılıklarının farkına bile vardı. Sadece büyük bir nefretle baktı. Sonra salonun kapısını çarparak çıktı salondan ama hiçbir yere gidemedi, yine evinin diğer kısımlarındaki o olmayan tozları silmeye devam etti. Evi pırıl pırıl olmuştu, yüreğindeki karanlık buluta ters. O akşam Murat eve ayak basar basmaz, Hacer hiç düşünmemişken, planlamamışken; birikmiş kırgınlığı, birikmiş yalnızlığı ile herkesten, her şeyden hıncını alırcasına, bütün nefreti ile Murat’a çıkışmaya, bağırmaya, ağlamaya başladı. Murat neye uğradığını şaşırdı. Hacer’in balıkları bu kadar kafaya takışına, büyütmesine anlam veremedi. Donup kaldı bir süre, sonra birden haklı çıkmak isteme içgüdüsüyle o da bağırmaya başladı. “Ne istiyorsun balıklarımdan, ne zararı var sana, sen her şeyi böyle abartırsın zaten, sen böylesin işte” diye bağırdıkça Hacer daha da delirdi. İkisi de birbirinin yakasına yapışmıştı ki İpek ile Berk araya girdiler. Ayırdılar onları, sonra ikisi de söylene söylene evin başka başka taraflarına kapattılar kendilerini. Çocuklar da odalarına çekildiler. O gece kimse kimseyi görmedi. Utandılar birbirlerinden, utandılar öfkelerinden. Sabah uyandıklarında sanki dün olanları kendileri yaşamamış ve dün akşamın üzerinden yıllar geçmiş gibi hissettiler. Hacer dün akşamki nefret dolu, bağıran, ağlayan kadını o kadar uzak hissetti ki kendinden… Başkasıymışçasına yargıladı, hatta sinirlendi, o kendine yabancı, uzak kadına. Bu düşüncelere dalmış, her sabah alışılmış adımlarla gittikleri mutfağa doğru yürürken Murat da Hacer’le aynı anda salonun kapısında dehşetle durdu. Hep kapalı olan salonun kapısı açıktı. Önce İpek, sonra Berk de kapıya doğru geldiler ve anne babalarından bir adım geride, gözleri fal taşı gibi açılmış durdular. Herkes dehşet içindeydi. Burunlarında ölü balık kokusu, öylece kalakaldılar. Koca akvaryum tuzla buz olmuştu. Üstelik hiç kimse hiçbir ses duymamıştı. Her yere cam parçaları dağılmıştı, su ta salonun öbür ucuna kadar akmıştı. Rengârenk ölü balıklar salonun her yerindeydi, Murat’ın içi acıdı, kim bilir ne kadar çırpınmıştı zavallı balıklar, zavallıcıklar. İnanamadı gördüklerine, inanamadı karısına. Oturmaya kıyamadığı salonunu nasıl bu hale getirebilmişti. O sabah Murat ilk defa kahvaltı yapmadan evden çıktı.  Gözlerinde küçük mavi balığın, aynaya yansıyan sönmüş parıltısının görüntüsüyle. Hacer’in de dehşeti geçmiyordu bir türlü, Murat çok sevdiği balıklarına nasıl kıymıştı. Hacer ilk defa balıkların birer canlı olduklarını, onlar cansızken düşünüvermiş, içi acımıştı. İpek ve Berk, kapıyı çarpıp giden babalarının arkasından bir süre baktıktan sonra akvaryum gibi büyük bir sorundan kurtulma rahatlığı hissi içinde mutfağa gidip her zamanki yerlerine oturdular. Bundan sonra daha çok şeyin, nahif, hayal renginde mavi bir menekşenin bile evlerinde sorun olacağını bilmeden…

Paylaş:

Benzer yazılar

4.8 21 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
26 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Yasmin

Çok akıcı ve etkileyici bir hikâye, devamını heyecanla bekliyorum.

Besna

Çok teşekkür ederim 😊 umarım, hep sevgiyle 🤍

Aziz Ermiş

👏🏻👏🏻👏🏻 tebrikler Besna Ekin

Besna

Teşekkür ederim 🙏😊

Kevser

Harika bir anlatım olmuş 🌼🫶

Besna

Teşekkür ederim 🙏

Musa Sarıkınacı

Çok güzel bir anlatım olmuş. Tebrik ediyorum, emeğinize sağlık. ☺️🌼

Besna

Çok sağ olun😊

Aziz Ermiş

Tebrikler kardeşim Besna Ekin

Besna

Çok teşekkür ederim canım kardeşim

Yusuf Örnek

Tecrübe kazanmak için başta çalışmak gerekir. Çalışmanın her insanda hatalarından ders çıkarması lazım. ☀️

Last edited 23 gün önce by Yusuf Örnek
Melik

10 numara kitap

Besna

Melik, en özel öğrencim, öykümü okumana sevindim.

Orhan YAVRUÖZTÜRK

Psikolojik derinliği ve sembol kullanımı gayet güzel hem de fazlasıyla ama fazla açıklama ve tekrar durumu güzelliği törpüleyen etmenler.
Ama yazarın bu duyguları tanıyor oluşu işin en güzel yönü, emeğinize sağlık hocam.

Besna

Çok teşekkür ederim, öyküm ile ilgili yazılan her cümle benim için çok kıymetli. Söyledikleriniz üzerinde düşüneceğim.

Eylem

Tebrik ederim 👏👏 👏👏

Besna

Çok teşekkür ederim. 🙏

Büşra

🤍👏🏻

Besna

🤍

Elif demir

Çok güzel ve akıcıydı. Keyifle okudum. 😍🙏

Besna

Teşekkür ederim. 🙏

Rojbin erdem

Okudukça daha çok okuyasım geldi. Tebrikler, devamını bekliyoruz. ❤️

Besna

Çok teşekkür ederim. 🙏 Yeni öyküler üzerinde çalışıyorum. 🤍

Mekik

Çok iyiydi. Bir kitap çıkartın.

Reyhan

Çok güzel ama bence oğlu kırmış. 🫶🏻

Besna

Reyhan, sevgili öğrencim, akvaryumu kimin kırdığını sınıfta konuşalım. ☺️

26
0
Would love your thoughts, please comment.x
hiltonbet
vdcasino
betorder
betorder
vaycasino
vaycasino
betgaranti
betgaranti
betpark
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
betpark giriş
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betgaranti
betpark
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
norabahis
hititbet
hititbet
holiganbet
hititbet
vaycasino
vaycasino
betpark
vaycasino
Betgaranti
betgaranti
vdcasino
vdcasino
hititbet
imajbet
betasus
jojobet
hititbet
hititbet
norabahis
meritking
meritking
vaycasino
vaycasino
betpark
betpark
vdcasino
vdcasino
betgaranti
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
betgaranti
betgaranti giriş
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
norabahis
norabahis
hiltonbet
bettilt
bettilt
hiltonbet
hititbet
hititbet
hititbet
hititbet
norabahis
norabahis
hiltonbet
norabahis
norabahis
hiltonbet
norabahis
norabahis
bettilt
bettilt
betgaranti
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betpark
bettilt
bettilt
vaycasino
vaycasino
betpark
vaycasino
vaycasino
vaycasino
vdcasino
betpark
bettilt
vaycasino
hiltonbet
hiltonbet
meritking
hititbet
hititbet
meritking
meritking
betorder
betorder
betorder
betorder
roketbet
roketbet
imajbet
hiltonbet
hiltonbet
betnano
betnano
betnano
holiganbet
bets10
bets10
romabet
romabet
betnano
betnano
betpark
vaycasino
betgaranti
vaycasino
betorder
betorder
bettilt
vdcasino
betpark
betpark
vaycasino
vaycasino
elexbet
betgaranti
vdcasino
betgaranti
vdcasino
betgaranti
betgaranti
betgaranti
betgaranti
vaycasino
vaycasino
vdcasino
vdcasino
bets10
betnano
betnano
holiganbet
holiganbet
betnano
betpark
holiganbet
roketbet
roketbet
roketbet